Aşağıdaki değerli yazı dizisi, Dr. Ali Şeriati'nin "Fâtıma, Fâtıma'dır" eserinden alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü

 

Fâtıma, Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin dördüncü ve en küçük kızıydı. Bu ailede oğlan çocuğu kalmamıştı, o dönemde babanın otoritesi oğlan çocuğu ile değerlenirdi.

 

Artık Arap kabilelerinde kadınların egemenlik dönemi sona ermiş, yönetim kişilerin emrine geçmiştir. Putperestlikte tanrılar erkek, melekler ve putlar ise kadın olarak görülüyordu. Kabileye aksakallılar başkanlık ediyordu. Ailenin büyüğü baba olarak görülüyordu. İster kabile, gerekse ailenin dini gibi babadan miras kalmış mezhep kabul ediliyordu. Bu nedenle herkes kendi tanrısının savunmalarının nedeniyle, Kur'an-ı kerimin sunduğu tek Allah'a karşı çıkıyordu.

 

Kabileler arasındaki sıkça rastlanan çarpışmalar erkek evladının nüfuzunu arttırıyordu. Kabile uğruna savaşmak hakkından mahrum olan kadın işte bu nedenle çok zayıf sosyal nüfuza sahipti. Kısacası, kadın erkeğin mülkü, erin oyuncağı, evin kölesi idi. Ailenin şeref ve namusunu korumak için bebek kızcığazı diri diri toprağa gömmek cahil Arabın en "başarılı" bulgusu vardı.

Firdevsi bu vahşete işaretle diyor ki:

 

Kadın ve ejderha gömülse iyi,

Bu dünya onlarsız görünse iyi ...

 

Başka bir Arap şairinden böyle bir pasaj var,

 

Yaşatmak isterse baba kızını,

Öte tarafa tutsun ağlar yüzünü.

Ya karanlık, ya bedbaht eder,

İyisi, toprakta görsün izini.

 

Evet, işte bu nedenlerden Kur'an-ı Kerîm tüm bu gerçeklikleri "vahşet" olarak adlandırıyor:

 

"Onlar birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş, yüzü kapkara kesilir; verilen müjdenin "kötülüğü" yüzünden kendi kavminden gizlenir. Acaba, o bebeği zillet içinde barındıracak, ya toprağa gömecek? Bakın, onlar hangi kötü hüküm veriyorlar! "

 

Çağdaş İslam popülisti doktor Ayşe Abdurrahman yazıyor:

 

"Bu facianın temel ekonomik faktörler oluşturmaktadır. Araplarda fakirlik korkusu vardı."Bugün de çoğu sosyologların iddiası, kadına uygun yaklaşımı doğuran kabilenin nüfuzunun kaybedilmesi korkusu olup. Kabileler arası savaşlarda esir düşen kadınlar köle olur, biganelere erkeklere verilirdi. Kays b. Asım’in tabirince, "kadın başsız, el-ayaksız biri ile izdivaç yapabilirdi." Tüm bu faktörler temel ekonomi oluşturuyor. Çünkü esasen el emeğinden yararlanan sosyal kuruluşlarda erkek kadından daha değerlidir. Kişi ne olursa olsun kabile başkanı da olabilir, ama kadın için böyle bir ihtimal yoktur.

 

Evet, kadının sosyal otoritesini sıfıra indiren en önemli faktör ekonomik faktördür. Baba ölür. Yalnız oğul varis olabilir. Babanın tüm eşleri, hatta oğlun kendi annesi ona soydan ulaşır. Kız ise soydan yoksundu. Çünkü o başka bir kabileye erkeğe gitmekle sahip olduğu mülkiyeti de kaybetmiş olabilirdi. Dikkat edin, bugün bu adetlerin kalıntıları yaşıyor. Bazı nesiller başka nesle kız vermez, oğullarını başka nesilden evlendirmez. amcakızı amcaoğlu verilir, vesselam!

 

Vahşete bakın: kızları kendi tanrılarına kurban veren kabileler olup. "İsra" suresinin 31 ayetinde okuyoruz:

 

"Geçim endişesi evlatlarınızı öldürmeyin. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur. "

 

Düşünüyorum ki, Kur'an bu korkunç facianın nedenini öne sürer. Daha sonra beyan olunur ki, bu - ahlaksız ve şerefsiz bir iştir. Ki bu şerefsiz iş ona daha çok uyan fakir tabaka arasında gayret ve mertlik gibi bozulurdu. Arap toplumunda sadece ve sadece erkek çocukları değerli görülürdü. Çünkü erkek servet kazanıyor, aileye arka duruyor, savaşlarda yer alıyor, nesil çizgisini devam ettiriyordu. Kız ise daima savunmada olur, bütçeye yük oluyordu. Kız, tavuk kadar uzağa gidebilir, o ailenin ayağına bağlanan taşa benzetilirdi. Kısacası, kız çocuğu ailesi için ağır bir yük olarak görülüyordu. Bu ağır yük ne zaman kayıtsız/şartsız bir erkeğe eş olur ve kendi neslinden ayrılırdı. Demek, bir yol kalıyordu: çaresi onu ölümün kucağına vermek. Büyümeden gömmek.

 

O zaman oğlu olmayan erkeği "ebter", yani "soysuz" diye bahsediyorlardı. Kafirler Hz. Rasûlu'llâh salla’llâhu aleyhi ve selleme de "ebter" demekten çekinmediler.

 

Böyle vahşi ortamlarda perde arkasından uzanan el devrimci bir titreyişle cehaleti ortadan kaldıracaktır.

 

İki iyi kişi - baba ve kız seçilir. Bu ağır yükü Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) çekmelidir, yeni değeri yerleştirmek içinse Hz Fâtıma aleyhisselâm kendisini gösterecektir.

 

NASIL?

 

Arapların en büyük kabilesi olan Kureyş sahip olduğu tüm iftiharı iki aileye - Ben-i Ümeyye ve Ben-i Haşim'e teslim etmişlerdir.

Ben-i Ümeyye serveti, Ben-i Haşim ise görgü ve haysiyeti ile seçilir.

 

Bu nedenle kutsal Kâ’be’ye bu aile ve Kureyş şeyhi Abdulmuttalip hizmet gösteriyordu.

 

Abdulmuttalip vefat ediyor. Onun oğlu, Ben-i Haşim başkanı Ebu Talib’de bu kudret/zenginlik yoktur. O, o kadar fakirdir ki, evlatlarını komşular bakıma almışlardı.

 

İki aile arasında mücadele başlar ve Ben-i Ümeyye Kureyş’in tüm ayrıcalıkları sahip çıkmak istiyor. Ben-i Haşim'de haysiyetini korumuş tek aile Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin ailesidir. Abdülmuttalib'in torunu olan Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem zengin, dul Mekke eşi Hatice ile aile kurmakla kendi toplumsal konumlarını daha da sağlamlaştırmıştır. Artık Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem itibari ile tüm Kureyş’in ilgisini çekmiştir. Kimsede şüphe yok ki, Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem Abdülmenaf'ın aynası ve Ben-i Haşim'in şeref muhafızı ve Abdülmuttalib'in haysiyetinin takipçisi olacaktır. Pehlivan cüsseli Hamza, itibarsız Ebu Leheb, Abbas, aynı zamanda kişilikli ve fakir Ebu Talib namzetliğe yaramıyordu. Tek aday nüfuzlu, servetli olan - Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem Ben-i Haşim çizgisi ile - Kâ’be’ ye reislik edebilirdi.

 

Şimdi herkes beklenti içinde bekliyor ki, Hz. Muhammed ailesinde doğacak erkek mesuliyetli işte veliaht olacak. Birinci nesil Zeyneb ve tüm umutlar boşa çıkıyor. İkinci nesil Rükeyye, üçüncü Ümmü Gülsüm! Yine de beklenti! Üç kızın ardından Kasım ve Abdullah'ın doğması büyük sevince neden olsa da, bu bebekler çok yaşamıyor. Artık ana kocamaya başlamıştır. Artık onun yaşı altmışı görmüştü. Ömrü sona yaklaşan Hatice'nin yine de çocuğu olacak mı?

 

Evet, intizar son noktasına ulaşır. Son umut, son evlat... ama yine de kız! Adını Fâtıma koydular.

 

Sanki sevinç hissi Ben-i Haşim'den Ben-i Ümeyye'ye geçiyor. Düşman kâma (sevince) erdiğini zannediyor. "Muhammed ebter oldu" - diye bağırıyor.

 

Kadir Allah! Talih yeni ve güzel bir yürüyüş yapıyor. Muhammed tufanlardan geçip, peygamber olur. Mekke, hem de Kureyş feth olunur. Onun risaleti tüm yarımadayı sarar. Kılıcı dünya imparatorlarını hizaya getirir. Onun bir elinde güç, öteki elinde peygamberlik vardır!

 

Bunlar Ben-i Ümeyye, Ben-i Haşim için hesaba sığası değildir. O, artık peygamberdir. Onun Medine'deki başarısını hayal etmek zor değil. O, Abdulmenaf, Haşim, Abdülmüttalib'den filizlenmiştir ağaç yok, Hira Dağı'nda nurdan oluşmuş varlıktır. O, tarihi sonuna kadar kaplayan bir sığınılacak yer!

 

Ve bu insanın dört kızı var. Bu kızlardan üçü hala onun kendisinden önce ölmektedir. Şimdi sadece bir çocuğu var, Fâtıma Annemiz!

 

Ailenin tüm İftihar Tablosu'nun, vahyinin varisidir. O, imandan, mücadeleden, düşünceden oluşmuş değerli bir ruhtur. O, insanlık tarihinin Abdulmuttalip soyunun yok, Hz İbrahim, Nuh, Musa, İsa tek varisidir.

 

"Biz sana Kevser verdik. Bu nedenle, Rabbin için namaz kıl ve kurban kes! Düşmanının kendisi ebter, sonsuzdur "(Kevser Suresi)

 

Düşmanın kendisi soysuzdur! Onun on çocuğu da olsa, yine ebterdir. Sana ise Kevseri - Fâtıma'yı verdik.

 

Devrim zamanın enginliğinden yükselir!

 

Bir kız ata değerlerine, aile iftiharına varis olur. Âdem'den başlayıp İbrahim'e ulaşan, İsa ve Musa özüne koşan, Muhammed salla’llâhu aleyhi ve selleme yetişen ilahi adalet zincirinin son halkası Fâtıma’dır!

 

Oğul bekleyen ailenin son kızı!

 

Muhammed talihin, kaza-kaderin hikmetini anlıyor. Fâtıma da kendi kimliğini bilir. Evet, bu okulun devrimi böyle olur. Bu mezhepte kadını bile tahliye ediyorlar.

 

İslam dininde izin verilmez ki, mescidde bir kimsenin cenaze defnedilsin. Yeryüzünün en büyük camisi - Mescid--i Haram, yani Kâ’be .

 

Bu cami Allah'ın haremi, genel kıblegah, İbrahim'in aleyhisselâm Allah emri ile restore ettiği bina, Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ortaklardan tahliye ettiği mekandır.

 

Tüm büyük peygamberler bu evin hizmetçisi olmuşlardır. Ama Ka’be’de kimseyi gömmek olmazdı. Onu kurtarmak isteyen İbrahim'in de kabri orada değil. Onu Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem çıkardı, ama kabri Medinede’dir.

 

İnsanlık tarihinde sadece bir kişi Ka’be’de defnolunmuştur ve bu iftihara ulaşmış insan kadındır! Basit bir kadın, basit bir cariye. O, Hacer!

 

Allah Teala İbrahim buyurur: "Benim binamı bu kadının haremine yakın et". Şimdi ise milyonlarca ziyaretçi Allah'ın Ka’be’si ile birlikte Hacer türbesini de tavaf ediyorlar.

 

İbrahim'in bu büyük ümmet içinden kendisine asker olarak bir kadını tercih ediyor, köle olan bir anneyi!

 

Evet, bu dinde kadın bile tahliye oluyor!

 

Şimdi ise bu Allah Fâtıma'yı seçmiştir. Peygamber ailesinin iftiharlarına sahip kız evladın can sevinci tahtına oturur. Bir toplumda ki, kız, sadece hayatta bastırılmakla paklanır. Bir toplumda ki, kızlar için en liyakatli odur. Fâtıma güneş gibi parlıyor. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem bu gidişatı anlıyor, Fâtıma ise kim olduğunu biliyordu.

 

Tarih Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kendi küçük kızı Fâtıma ile muamelesinden hayrete geldi.

 

Fâtıma'nın odası Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem odası ile komşudur. Fâtıma kendi kocası ile Mescid bir çatı altta yaşayan yegane kimsedir. Bu iki evi iki metrelik bir ara ayırır ve pencereler karşı karşıyadır. Pencereler evden eve yol gibidir. Her sabah baba örtüyü açıp kızını selamlıyor. Sefere gittiğinde Fâtıma'nın yanına gidiyor onunla emanetleşip vedalaşır. Fâtıma onu yola düşüren son kişi olurdu. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem yolculuktan döndüğü zaman ilk sorduğu Fâtıma aleyhisselâmdı. Fâtıma'nın yanına gider moralini sorar. Rivayete göre Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem Fâtıma'nın ellerini öpermiş. Elbette, bu sahneler büyük bir sevgiden haber veriyor. Kadına vahşi münasebetin Fâtıma, hakemlik yaptığı bir dönemde baba kendi kızının ellerini öpüyor!

 

Bu, insanlık dışı ortama vurulan devrimci bir darbedir!

 

Hatta yakın arkadaşları şaşırtan bu iş bir daha insanlığa mesaj gönderir ki, çirkin gelenek an’anelerden kurtulmak gerekir. Bu ilahi dersler erkekleri firavunculuktan el çekmeye, kadınları kendi kimliklerini değerlendirmeye çağırıyor.

 

Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemin Fâtıma'ya yaklaşımı sadece sevgi değil. Peygamber Efendimiz'in omuzlarında risâlet yükü vardır. O, şöyle buyuruyor:

 

- Dünyanın en üstün kadını dörttür: Meryem, Asya, Hatice ve Fâtıma;

 

- Allah onun sevincinden memnun kalıyor, eziyetinden öfkelenir;

 

- Fâtıma'nın sevinci benim sevincim, onun gamı benim üzüntüm. Kızım Fâtıma'yı seven beni sever. Fâtıma'yı sevindiren beni sevindirir, Fâtıma'yı öfkelendirecek beni kızdırır;

 

- Fâtıma benim vücudumun parçasıdır, onu inciten beni incitiyor ...

 

Bu kadar tekrarın sebebi ne?

 

Niçin Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem bir bu kadar ısrar ediyor?

Niçin kendi muhabbetini tüm halka izhar ediyor?

 

Bu kırılgan sorulara tarih cevap verir. Babasının ölümünden sonraki birkaç aylık Fâtıma ömrü uygun aşkın sırlarını açıyor!