"Gadir" kelimesi "Hum" kelimesiyle tamlanarak gadirlerden (gölet) ayrılmıştır...

 

 

 

Ehlader Araştırma Bölümü



Gadir-i Hum, İslam Peygamberinin (s.a.a) huzurlarına defalarca şahitlik eden mekânlardan biridir. Peygamberin (s.a.a) Gadir'deki varlığı şu şekilde özetlenebilir:

1-Medine'ye hicret ettiği sırada.

2-Veda Haccı'ndan döndüğünde.

3-Gadir biati gerçekleştiğinde.

Bunlardan her biri İslam tarihinin önemli bir bölümünü inşa etmiştir:

Hicret, İslam davetinin yayılması ve onun Mekke sınırlarını aşarak dünyayı kapsamasında başlangıç noktası idi. Veda Haccı ve Mekke'den Medine'ye dönüş, risaletin sonu idi; onda din kemale erdi, nimet tamamlandı.

Gadir biati ise, risalet ve Resul ahdinin sonlarında, imamet ve imam ahdi için ortam oluşturmuştu. Bu yüzdendir ki Gadir-i Hum, görkemli İslam tarihinin nişaneleri arasında yer aldı ve İslam coğrafyasının en önemli ve en değerli mevkilerinden biri hâline geldi.

Burası, Peygamberin (s.a.a) hicret yolculuğunda ya da Veda Haccı'ndan döndüğünde, yolu üzerindeki herhangi bir durak veya mevki olmaktan ziyade, daha çok "Emirülmüminin'in (a.s) velayete atandığı yer" olarak meşhur olmuştur.

Sözü edilen bölgeyi aşağıdaki başlıklar altında incelemek mümkündür:

" Bölgenin Adı

" Adlandırılma Sebebi

" Bölgenin Coğrafî Konumu

" Bölgenin Tarihî Tanımı

" Velayetle Tescillendirilmesi

" Bölgeye Ait Müstahap Ameller

" Bölgenin Bugünkü Konumu

" Yolları

" Haritası[2]

Bölgenin Adı

a) Bölge, Gadir-i Hum adıyla meşhurdur. es-Siretu'n-Nebeviyye'de nakledilen bir rivayette şöyle yazılıdır:

Mutallib b. Ziyad, Abdullah b. Muhammed b. Akil'den, o da Cabir b. Abdullah'tan şöyle nakleder: Biz Cuhfe'de, Gadir-i Hum'da idik. Derken Peygamber (s.a.a) çardağından veya çadırından çıkarak yanımıza geldi…[3]

Zeyd b. Erkam'ın rivayetinde şöyle gelmiştir:

Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum'da, ağaçların altında hutbe okudu.[4]

Yine başka bir rivayetinde şunu okumaktayız:

Resulullah (s.a.a) Veda Haccı'ndan döndüğünde Gadir-i Hum'da durdu ve ağaçların altına gitmelerini emretti…[5]

Nusayb'in şiirinde şöyle geçer:

Gadir'de, Gadir-i Hum dedi ki:

Ey küçük kardeşim, yolculuk ne zamana kadar?

Aramızda olduğun sürece görmedin mi uyuduğumu?

Ancak sen gidersen uyumam[6]

Kumeyt el-Esedî'nin şiirinde de şöyle yazılıdır:

Ağaçlar gününde, Gadir-i Hum ağaçları

Onun velayetini aşikâr etti, keşke itaat de edilseydi![7]

«Hum» sözcüğü Lisanu'l-Arab'da üstünlü «h» harfiyle (Ham) kaydedilmiş, ancak aynı yerde İbn-i Dureyd'in "Hum, ötreli «h» ile yazılır" kaydı not düşülmüştür.[8]

b)Bölge, coğrafî yapısı sebebiyle Hum Vadisi olarak da adlandırılmıştır. Nitekim Hazimî şöyle der:

Hum, Mekke ile Medine arasında yer alan Cuhfe yakınlarında bir vadidir. İçinde Resulullah'ın (s.a.a) konuşma yaptığı bir çukur (gadir) olan bu vadinin oldukça engebeli bir yapıya sahip olduğu bildirilmiştir.[9]

Bu isim, İbn-i Kesir'in es-Sire'sinde şöyle belirtilmiştir:

İmam Ahmed der ki: Affan, Ebu Avane'den, o da Mugayre'den, o da Ebu Ubeyd'den, o da Meymun Ebu Abdullah'tan naklen Zeyd b. Erkam'ın şöyle dediğini duyduğunu bildirmiştir: Resulullah ile (s.a.a) birlikte Hum Vadisi denilen bir menzile/ durağa indik.[10]

el-Müracaat'ta ise şöyle yazılıdır:

İmam Ahmed b. Hanbel, Zeyd b. Erkam'ın hadisini şu şekilde getirmiştir: Resulullah ile (s.a.a) birlikte Hum Vadisi denilen bir menzile/ durağa indik. Sonra namaz emri verdi ve onu öğlen sıcağında kıldı…[11]

c)Bazen kısaltmak amacıyla sadece "Hum" sözcüğü kullanılmaktadır. Sıfat-u Cezireti'l-Arab kitabında bu şekilde gelmiştir. Kitabın yazarı (Hemdanî) Yemen'e ait Tuhame bölgesinin şehirlerini sayarken der ki:

Mekke ve buraya bağlı bölgeler Kureyş ve Huzaa'ya aittir. Merru'z-Zahran, Tenim, Cirane, Serif, Fah, Usm, Ufsan, [Huzaa'ya ait] Kudeyd, Cuhfe ve Hum, bu bölgelerden bazılarıdır. Bu topraklar Cuheyne bölgesine ve Benî Harb mahallelerine kadar uzanır.[12]

Nitekim Ma'n b. Evs'in şiirinde de şöyle geçmiştir:

Hum, seninle olan dosttan yana inzivaya çekildi

Serif'in düzlüğündeki anılar seni müştak kılmıştı

Muaviye ile Amr b. As'ın, Osman'ın intikamını almak bahanesiyle insanları aldatmaya çalıştıklarını gören Mucalid b. Zi Mürran el-Hemdanî'nin, Muaviye b. Ebu Süfyan'a hitaben yazdığı kasidesinde de şöyle gelmiştir:

O, halkın boynunda velayet hürmetine sahip kimsedir

Bu, yüksek sesle Hum'da aşikâr edilen sözle gerçekleşmiştir[13]

d)Bazı hadislerde, küçük bir muhitin bölge ismiyle anılması babından (şehre bağlı bir bir köyün şehrin adıyla anılması gibi) "Cuhfe" ismi de kullanılmıştır. Zira Hum, ileride de açıklanacağı üzere Cuhfe'ye ait büyük vadinin sadece bir kısmını oluşturmaktadır.

Bu isim, Nesaî tarafından el-Hasais'te nakledilen [nitekim aynı rivayet el-Müracaat'ta[14] da gelmiştir] Sâd'ın kızı Ayşe'ye ait rivayette de gelmiştir.[15] Rivayetin metni şöyledir:

Sâd'ın kızı Ayşe'den: Babam diyordu ki: Resulullah'tan (s.a.a) Cuhfe gününde duydum ki…

İbn-i Kesir de bunu es-Sire kitabında İbn-i Cerir'den şöyle nakletmiştir:

Sâd kızı Ayşe'den, babasından şöyle duyduğu rivayet edilmiştir: Resulullah'ın (s.a.a) Cuhfe gününde Ali'nin (a.s) elinden tutarak şöyle buyurduğunu duydum…[16]

e)Buraya Harrar da denmiştir.

Sekunî der ki:

Gadir-i Hum'daki Gadir bölgesine Harrar da denirdi.[17]

Bu tanımlama, Bekrî'nin Mucem-u Mestacem kitabındaki tanımlamaya da uymaktadır. Nitekim Bekrî şöyle der:

Zübeyr der ki: Burası, Hicaz'da bulunan ve (ırmağı) Cuhfe'ye dökülen bir vadidir.[18]

f)Günümüzde insanlar bu ismi kısaltarak sadece Gadir tanımlamasıyla yetinirler.

g)Bölgenin bugünkü adı Gurabe olması hasebiyle burası, bölge sakinleri tarafından hâlihazırda bu isimle anılmaktadır. Nitekim Biladî şöyle der:

Gadir-i Hum'a bugün Gurabe denilmektedir. Burası, Biladiye-i Harb halkına ait az sayıda hurma ağacına sahip çukur bir yerdir. Cuhfe'nin doğusuna sekiz km'lik mesafede, her ikisi de Harrar Vadisi'nde yer almaktadır.[19]

"Gadir" kelimesi "Hum" kelimesiyle tamlanmış, böylece diğer gadirlerden (çukur/ gölet) ayrılmıştır. Diğer gadirler de herhangi bir kelimeyle tamlanarak muşahhas edilmişlerdir. çrneğin: Gadir-i Eştat (Usfan yakınlarında), Gadir-i Berake (Zubeyde Göleti), Gadir-i Benat (Hamas Vadisi'nin aşağı kısımları), Gadir-i Selman (Agraf Vadisi'nde bir yer) ve Gadir-i Arus (Agraf Vadisi'nde bir yer) bunlardan bazılarıdır. [20]

Bizim konumuz olan Gadir'e bazen "Gadir-i Cuhfe" de denilmektedir. Zeyd b. Erkam'ın şu hadisinde olduğu gibi:

Peygamber (s.a.a) Veda Haccı'ndan dönüyordu. Derken Mekke ile Medine arasındaki Gadir-i Cuhfe'de durdu.[21]
Adlandırılma Sebebi

Arapça kavramlar sözlüğü unvanında tüm kitapların "Gadir" kelimesi hakkında yaptıkları tanımlamaları göz önünde bulundurarak kısaca şöyle diyebiliriz: Gadir, yerde oluşan, içerisinde yağmur ve sel sularının biriktiği, ancak yaza kadar bu birikintilerin kalmadığı doğal çukurdur.[22]

Gudur, gudr, egdure ve gudran kelimeleri, "Gadir" kelimesinden türetilmiş çoğul isimlerdir.

İçerisinde su biriken çukura gadir denmesinin sebebi hakkında şöyle denmiştir:

1-Gadir, ism-i mefuldür/ nesnedir. çünkü onu oluşturan seldir. şöyle ki; sel, çukuru su ile doldurur ve onu suyuyla kendi hâline bırakır.

2-Gadir, "Gadr/ hıyanet" mastarından alındığında ism-i fail/ özne olur. çünkü bunun faili, kendisine gelenlere hıyanet eder; onlardan saklanır, (fırsat bulunca) da kendi ehline hıyanetten geri kalmaz. Ayrıca şu şekilde bir çağrışım da düşünülebilir: Kışın çukura dolan sular, yazın suyu şiddetle ihtiyaç duyulduğu zamanlar çekilir (hıyanette bulunur), böylece insanları susuz bırakır.

Zubeydî, Tacu'l-Arus isimli lügat kitabında ikinci manayı esas alarak görüşünü Kumeyt'in şu şiiriyle desteklemiştir:

Geçmişler, hıyanetinden ötürü ona Gadir dediler

Bu yüzdendir ki Gadir'e gadir/ hain lakabını verdiler[23]

Birinci manaya göre buraya "Gadir" denilmesinin sebebi, bölgenin derede yer alması ve çukur yerde bulunmasından dolayıdır.

Neden "Hum" denildiğinin sebebine gelince:

Yakut, Mucemu'l-Buldan adlı eserinde, Zemahşerî'nin şöyle söylediğini kaydeder:

Hum, boyacılık yapan bir adamın ismidir. Mekke ile Medine arasında, Cuhfe'de yer alan kuyu ise bu kimseye mal edilmiştir.[24]

Yakut, aynı adlı eserinde el-Meşarik'in sahibinden de şöyle nakleder:

Hum, ağaçlık bir yerin adıdır. İçinde bulunan bir gölet (gadir) de buraya mal edilmiştir.

Bu adlandırmayı Bekrî de beğenmiş, Mucem-u Mestacem'de bu konuya şöyle değinmiştir:

Gadir-i Hum, Cuhfe'ye üç mil uzaklıkta ve caddenin sol tarafında bulunmaktadır. Etrafı Hum adı verilen birbirine geçmiş sık ağaçlarla çevrili bu çukur, kaynağını bir su akıntısından alır.[25]
Bölgenin Coğrafî Konumu

Birçok lügat âlimi, coğrafyacı ve tarihçi, Gadir-i Hum'un Mekke ile Medine arasında bir yer olduğunu açıkça ifade etmiştir. Lisanu'l-Arab'da "Himem" başlığı altında şöyle yazılıdır:

Hum, herkesçe bilinen Mekke ile Medine arasındaki çukurun adıdır.[26]

İbn-i Esir de "Himem" kelimesinin manası bölümünde şöyle yazar:

Gadir-i Hum, Mekke ile Medine arasında bir yerdir.[27]

Mucemu'l-Buldan'da ise şöyle geçmektedir:

Hazimî'ye göre Hum, Mekke ile Medine arasında bir vadinin adıdır.[28]

Aynı adlı eserde yine şöyle geçer:

Zemahşerî'ye göre Hum, boyacılıkla uğraşan bir adamın adıdır ve Mekke ile Medine arasındaki gölet ona mal edilmiştir.

Tüm bunlardan anlaşıldığı üzere Gadir-i Hum'un Mekke ile Medine arasında olduğu konusunda ilim ehli arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Sadece Gadir-i Hum'un tam olarak bulunduğu noktanın tayini konusunda küçük bir ihtilaf vardır. Birçoklarına göre burası Cuhfe'dedir.

İbn-i Menzur, Lisanu'l-Arab'da "himem" terimini açıklarken şöyle der:

Hum, Mekke ile Medine arasında olduğu bilinen Cuhfe'ye bağlı bir çukurdur. Gadir-i Hum olarak bilinen yer de burasıdır.[29]

Firuzabadî de el-Kamusu'l-Muhit adlı eserinde "hum" terimini açıklarken şöyle der:

Gadir-i Hum Cuhfe'ye üç mil uzaklıkta, Haremeyn (Mekke ile Medine) arasında bir yerdir.[30]

Zemahşerî, daha önce de belirtildiği üzere Hamevî'nin Mucemu'l-Buldan adlı eserinden naklen şöyle der:

Hum, boyacılık yapan bir adamın ismidir. Mekke ile Medine arasında, Cuhfe'de yer alan kuyu ise bu kimsey mal edilmiştir.

İbn-i Kesir'in es-Sire kitabında bulunan ve daha önce zikrettiğimiz hadiste ise şöyle gelmiştir:

Muttalib b. Ziyad, Abdullah b. Muhammed b. Akil'den, o da Cabir b. Abdullah'tan şöyle duyduğunu bildirir: Biz, Cuhfe'de, Gadir-i Hum'da idik…

Belirttiğimiz üzere tüm bu rivayetlerde Cuhfe'den kasıt Cuhfe Vadisi'dir; hac mikatı olan Cuhfe Kasabası değildir. Gadir-i Hum ile Cuhfe arasındaki mesafeyi belirtirlerken, Gadir-i Hum'un Cuhfe Kasabası'nda olmadığını vurgulamak istemişlerdir. Zira Cuhfe Vadisi, Gadir'den başlar ve Kızıldeniz'e kadar uzanır. Dolayısıyla Gadir bunun sadece bir bölümüdür. Aksi takdirde Gadir ile bir parçası sayıldığı vadi arasındaki mesafeyi beyan etmek anlamsız olur.

Sadece Himyerî, er-Ravdu'l-Mi'tar kitabında Gadir'in bulunduğu yer olarak Cuhfe ile Usfan arasını belirlemiş ve "Gadir-i Hum, Cuhfe ile Usfan arasında bulunan bir yerdir" demiştir.[31]

Hiç şüphesiz bu, sadece bir vehimden ibarettir. çzellikle de bu bölgeyi Cuhfe'ye üç mil uzaklıkta ve caddenin sol tarafında kabulleniyor olması göz önüne alındığında Cuhfe ile Usfan arasında, bu mesafede ve bu isimde bir bölgenin olmadığı ortadadır. Anlaşılan Himyerî, "Cuh-fe'ye üç mil uzaklıkta ve caddenin sol tarafında" ibaresini Mucem-u Mestacem kitabından nakletmiş, ancak Bekrî'nin bu ifadeyi Medine'den Mekke'ye doğru giden kimseye göre yazdığını fark edememiş! Mekke'den Medine'ye giden kimseyi kastetmediği için işte burada Himyerî hata etmiştir!

Bekrî, Mucem-u Mestacem'de der ki:

Gadir-i Hum, Cuhfe'ye üç mil uzaklıkta ve caddenin solundadır.[32]

Açıklandığı üzere yazarın burada maksadı, Medine'den Mekke'ye doğru giden kimsenin soludur. Nitekim bu, onun Mekke ile Medine arasındaki menziller ve onlar arasındaki mesafelerin tayini konusundaki açıklamalarından anlaşılmaktadır. Zira Bekrî, Akik menzilinden itibaren Mekke-Medine yolunu beyan ederken şöyle der:

Akik tarafından Medine'den Mekke'ye doğru uzanan yol: Medine'den Zu'l-Huleyfe'ye kadar…[33]

Burada şöyle bir sonuç almak mümkündür: Gadir-i Hum, Cuhfe Vadisi'nde ve Medine'den hacca gitmekte olan hacıların yolunun sol tarafında kalan bölgedir. Bu da Cuhfe vadisinin başından Harrar Vadisi'nin sonuna kadar olan bölümdür. İşte bu yüzden daha önce de belirtildiği gibi bazıları ona "Harrar" ismini vermişlerdir. Belki de Vefau'l-Vefa kitabında "Anlaşılan Harrar Cuhfe'dedir"[34] diyen Semhudî'nin bu kanaatinin sebebi, Gadir-i Hum'un Cuhfe Vadisi'nin girişinde yer almış olmasıdır. Bu da tam olarak Harrar vadisinin sonu demektir. Daha önce aktardığımız Zübeyr'in (Mucem-u Mestacem'deki) görüşü de bunu teyit etmektedir. Zira şöyle demiştir:

(Harrar), Hicaz'da bulunan ve Cuhfe'ye dökülen bir vadidir.

Daha sonra gelen Arram'ın ifadesi ise Gadir'in Cuhfe'nin bir parçası olduğunu vurgulamıştır. Hamevî, Mucemu'l-Buldan'da onun şöyle dediğini nakleder:

Cuhfe'nin bir mil aşağısında Gadir-i Hum yer alır. Buranın suyu denize dökülür.[35]

"Buranın suyu" ifadesinden maksat Cuhfe Vadisi'nin suyudur. Zira denize kadar uzanan yer Cuhfe vadisidir ve onun suyu denize dökülmektedir.

Gadir-i Hum ile hacıların mikat yeri olan Cuhfe Kasabası arasındaki mesafeye gelince; bazı kaynaklarda şöyle belirtilmiştir:

"Bekrî, Mucem-u Mestacem'de belirtilen mesafeyi üç mil olarak (6 km.) belirlemiş, iki mil olduğunu söyleyen Zemahşerî'nin iddiasını onu zayıf kabul etmiştir.[36]

"Hamevî, Mucemu'l-Buldan'da bu ikisi arasındaki mesafeyi iki mil olarak belirlemiş ve şöyle demiştir:

Gadir-i Hum Mekke ile Medine arasındadır ve Cuhfe (Kasabası) ile arasında iki millik mesafe vardır.[37]

"Firuzabadî el-Kamus adlı eserinde bu mesafeyi üç mil olarak bildirmiştir:

Gadir-i Hum Haremeyn (Mekke ile Medine) arasında, Cuh-fe'ye üç mil uzaklıkta bir yerdir.[38]

"Nasr ile Arram[39] da buranın bir mil uzaklıkta olduğunu kaydetmişlerdir. Tacu'l-Arus'ta "hum" başlığı altında şöyle yazılıdır:

Nasr'a göre Gadir-i Hum, Cuhfe (Kasabası) yakınlarına bir mil uzaklıktadır ve Haremeyn-i şerifeyn'in (Mekke ile Medine'nin) arasında yer alır.[40]

Mucemu'l-Buldan'da da şöyle yazılıdır:

Arram'a göre; Cuhfe (Kasabası) yakınlarına bir mil uzaklıkta Gadir-i Hum yer almıştır…[41]

Bir mil ile üç mil arasında değişen bu farklılık gayet doğaldır. Zira yollar muhteliftir. çzellikle Cuhfe vadisi, Gadir'den sonra genişlemekte, Cuhfe Kasabası'nda daha da geniş bir hâl almakta ve deniz yakınlarında tamamen yayılmaktadır. Dağın kenarından oraya giden bir kimse bir millik yol kat ederken, vadinin ortasından hareket eden iki mil, çöl yolundan hareket eden başka biri de üç millik yol kat edebilir.
Bölgenin Tarihî Tanımı

Tarih, Gadir'in konumu ve onun nişaneleri hakkında bizler için çok net ve mükemmel bir fotoğraf sunmuştur. Aşağıdakiler bunlardan bazılarıdır:

1-Pınar

Lisanu'l-Arab'da "himem" sözcüğü bölümünde şöyle gelmiştir:

İbn-i Esir der ki: Burası, bir pınarın döküldüğü Mekke ile Medine arasında bir yerdir.[42]

Mucem-u Mestacem ve er-Ravdu'l-Mitar'da şöyle yazılıdır:

Bu çukura bir pınar dökülmektedir.[43]

Mucemu'l-Buldan'da şöyle geçmiştir:

Hum, pınarın döküldüğü bir yerdir.[44]

Bu pınar, Gadir-i Hum'un kuzeyinde yer alır. Bu bölge, diğer emarelere değindikçe daha da belirginlik kazanacaktır.

2-Gölet/ çukur (Gadir)

Sözü edilen pınarın döküldüğü yerdir. Daha önce aktarılan metinlerden de anlaşılan budur.

3-Ağaç

Taberanî'nin hadisinde şöyle gelmiştir:

Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum'da ağaçların altında bir konuşma yaptı.[45]

Hâkim en-Nişaburî'nin hadisinde ise şöyle gelmiştir:

Resulullah Veda Haccı'ndan döndüğünde Gadir-i Hum'da durakladı ve büyük ağaçların altının süpürülmesini emretti.[46]

Ahmed b. Hanbel'in hadisinde de şöyle geçmiştir:

Resulullah'ı (s.a.a) güneşin sıcağından korumak için Semure ağacının üzerine elbiseler asıldı.[47]

İki ağacın altını Resulullah (s.a.a) için süpürdüler. Sonra da burada öğlen namazını kıldı.[48]

Burada işaret edilen ağaç, "Semure" türünden dikenli ve çok dalları olan büyükçe bir ağaçtır. Bu yüzden daha önce açıklanan hadis ve şiirlerde bu ağaçlar için "duh/ yapraksız-meyvesiz ağaçlar" [tekil hâli dûha'dır] tabiri kullanılmıştır. Bu özellik, aşağıda belirtilen "gayza/ meşelik" tabirinden farklıdır. Zira "duh" tabiri, birbirinden kopuk ve dağınık olan ağaçları kapsar.

4-Meşelik

Birçok ağaç topluluğundan oluşan dokuya gayza/ meşelik denir. Bir tekil isim olan gayza'nın çoğulu giyaz ve agyaz'dır.

Gadir civarındaki konumuna gelince; Bekrî, Mucem-u Mestacem'de der ki:

Sözünü ettiğimiz Gadir'e bir pınar dökülmektedir ve etrafında gayza/ meşelik denen çok sayıda birbirine geçmiş sık ağaçlar vardır.[49]

el-Meşarik kitabının müellifi de şöyle der:

Hum, orada bulunan bir meşeliğin adıdır ve içinde bulunan bir gölet oraya mal edilmiştir.

5-çöl Bitkileri

Yakut el-Hamevî, Mucemu'l-Buldan'da Arram'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

Orada acıbadem, sumam,[50] erak[51] ve uşerden[52] başka bir bitki bulunmaz.[53]

6-Mescit

Gadir-i Hum'da, Resulullah'ın (s.a.a) ayak bastığı ve konuşma yaptığı, sonra da Ali'yi (a.s) hilafet ve velayete atadığı yerde bir mescit inşa edildiğine dair bulgular vardır. Bu mescidin, çukur ile pınar arasında olduğu da söylenmiştir. Nitekim Bekrî, muceminde şöyle der:

çukur ile pınar arasında Peygamberin (s.a.a) mescidi vardır.[54]

Yine, Mucemu'l-Buldan'da el-Meşarik'in müellifinden şöyle nakledilmiştir:

Hum, bir pınarın döküldüğü yerdir. Burası, çukur ile pınar arasındadır ve bu ikisi arasında Resulullah'ın (s.a.a) mescidi vardır.[55]

şehid-i Evvel döneminde (Hicrî 786) sadece duvarları kalan bu mescidin şimdilerde herhangi bir kalıntısı bulunmamaktadır. Nitekim Cevahiru'l-Kelam yazarı, kitabında şehid-i Evvel'in ed-Durus fi Fıkhı'l-İmamiye[56] kitabından şöyle alıntı yapmıştır:

ed-Durus kitabında şöyle yazılıdır: Mescidin duvarları bugüne kadar gelmiştir; Allah bilendir.[57]

Ne yazık ki günümüzde sözü edilen mescitten geride kalan hiçbir ize rastlayamadık. Bu konuya ileride de değineceğiz.

7-Engebe

Yakut el-Hamevî, Mucemu'l-Buldan'da Hazimî'den şöyle nakleder:

Bu vadinin oldukça engebeli bir yapıya sahip olduğu söylenmiştir.[58]

"Oldukça engebeli" tabirinden de anlaşıldığı üzere burası, yerleşim yeri olarak kullanılabilecek uygun özelliğe sahip bir yer değildi.

8-Yerleşim

Bölge her ne kadar yerleşime elverişli olmasa da Yakut, Arram'dan şöyle nakletmiştir:

Huzaa ve Kenane kabilelerinden çok az sayıda insan burada sükûnet etmektedir.[59]
Velayetle Tescillendirilmesi

Bölgenin tarihî özelliklerini açıkladıktan sonra şimdi de burada gerçekleşen velayetin duyurulması olayını adım adım, aşama aşama okuyucularımıza sunmaya çalışacağız. Burada gerçekleşen olay öylesine önemliydi ki, burayı, mukaddes nübüvvet tarihinin kayda değer izlerini taşıyan önemli bir bölge hâline getirdi. şimdi, bu aşamaları hep birlikte gözden geçirelim:

1-Nebevî kafile, Veda Haccı dönüşünde hicretin 10. yılında ve Zilhicce ayının 18. gününde, öğlen vakti Gadir-i Hum'a vardı:

Zeyd b. Erkam'dan:

Resulullah (s.a.a) Veda Haccı'nı tamamlayıp Medine'ye dönerken [Mekke ile Medine arasında bir gölet olan] Gadir-i Hum'da durakladı. O gün, Zilhicce ayının on sekizinci günüydü.[60]

2-Burası Medine, Irak, şam ve Mısır yollarlının ayrıldığı bir yer olduğu için insanlar Resulullah'tan (s.a.a) ayrılacak ve kendi vatanlarına gideceklerdi. Peygamber (s.a.a) Ali'ye (a.s) onları toplamalarını emretti. çndekiler dönecek, geride kalanlar beklenecekti:

Cabir b. Abdullah el-Ensarî'den:

Resulullah (s.a.a) Hum'da konaklamışken halk etrafından dağılmıştı… Derken Ali'ye (a.s) onları toplamasını emretti.[61]

Sâd'dan:

Resulullah'la (s.a.a) birlikteydik. Gadir-i Hum'a varınca insanları durdurdu. çndekileri geri çevirdi, geridekiler de bize ulaştı.[62]

3-Resulullah (s.a.a) beş diken ağacının (yapraksız ve meyvesiz ağaçlar) yakınında konakladı. Oradakileri altına oturmaktan men etti:

Zeyd b. Erkam'dan:

Resulullah (s.a.a) Mekke ile Medine arasında, beş büyük diken ağacının yanında durakladı.[63]

Amir b. Zamure ve Huzeyfe b. Useyd'den:

Resulullah (s.a.a) Veda Haccı'ndan döndüğünde [-ki bu haccından sonra başka bir hac yapmamıştı] Cuhfe'ye vardı. Orada bulunan birbirine yakın büyük ağaçların altında kimsenin oturmasını istemedi.[64]

4-Daha sonra Resulullah (s.a.a) ağaçların altının süpürülmesini, aşağı sarkan dallarının kesilmesini ve altına su serpilmesini emretti:

Zeyd b. Erkam'dan:

Ağaçların altında durdu, altlarındaki diken ve otlar süpürüldü.[65]

Yine Zeyd b. Erkam'dan:

Resulullah (s.a.a) ağaçların altının süpürülmesini ve buraya su serpilmesini emretti.[66]

Amir b. Zamure ve Huzeyfe b. Useyd'den:

(Ağaçların) altı süpürüldü ve insanların başına takılmasın diye bazı dalları kesildi.[67]

5-Herkes burada konakladığında Peygamber (s.a.a) münadisine cemaat namazı çağrısında bulunmasını emretti.

Habbe b. Cuveyn el-Urenî'den:

Gadir-i Hum günü gelip çattığında, öğlen vakti Peygamber (s.a.a) "Haydin, cemaat namazına!" diye seslendi...[68]

Daha önce açıklanan Zeyd'in rivayetinden:

Büyük ağaçların altındaki diken ve otların süpürülmesini emretti, daha sonra da "Haydin, cemaat namazına!" diye seslendi.

6-Cemaat namazına durulduğunda Peygamber (s.a.a) iki ağaç arasında öne geçerek namaz kıldırdı:

Amir ve Huzeyfe'den:

Namaz çağrısı yapıldığında ağaçlara doğru yöneldi ve ağaçların altında namaz kıldı.

Ahmed b. Hanbel'in Bera b. Azib'den naklettiği rivayet:

Resulullah ile (s.a.a) birlikte yolculuktaydık. Sonra Gadir-i Hum'da durduk ve aramızda cemaat namazı çağrısı yapıldı. İki ağacın altı Resulullah (s.a.a) için süpürüldü ve orada öğlen namazını kıldı.[69]

7-Peygamberin imametinde namaz kılmak üzere güneşten korunmak için ağaçlardan birine bez parçası asıldı, böylece bir gölgelik oluşturuldu.

Ahmed b. Hanbel'in Zeyd b. Erkam'dan naklettiği rivayet:

Resulullah (s.a.a) için güneşten korunmak üzere diken ağacının üzerine bir bez parçası atıldı, böylece gölgelik oluşturuldu.[70]

8-O gün çok sıcak ve yakıcı idi.

Zeyd b. Erkam diyor ki:

Resulullah ile (s.a.a) birlikte oldukça sıcak bir günde yola koyulduk. İçimizden bazıları üzerlerindeki cübbenin bir ucunu başlarına geçirmiş, diğer ucunu da yakıcı sıcaktan korunmak için ayaklarının altına sermişti.[71]

9-Resulullah (s.a.a) namazdan sonra kendisine deve yüklerinden bir minber yapılmasını emretti.[72]

10-Sonra da Ali'nin (a.s) elinden destek alarak minbere çıktı.

Cabir'den:

Ali'ye (a.s) onları toplamasını emretti. Bir araya geldiklerinde Ali b. Ebu Talib'in (a.s) elinden destek alarak öne çıktı.

11-Peygamber (s.a.a) bir konuşma yaptı…

12-Daha sonra Emirülmüminin'e (a.s) tebrikte bulundular. Sahabeler arasından Ebubekir ile çmer, onu ilk kutlayanlar arasındaydı. Karşısına geçerek "Ne mutlu sana ey Ebu Talib'in oğlu! Benim ve kadın-erkek inanan herkesin mevlası oldun!" dediler.[73]

13-İbn-i Abbas "Allah'a andolsun ki insanlara vacip oldu!"[74] demişti. Yani burada gerçekleşen biat ile Ali'nin velayeti, emirliği ve hilafeti herkese vacip oldu.

14-Daha sonra Peygamberin (s.a.a) şairi Hassan b. Sabit, bu münasebetle bir şiir okumak için Peygamberden izin istedi…[75]

 


 

[1]-Bu yazı, Dr. Abdulhadi el-Fazlî'nin Terasuna Dergisi'nin 25. sayısında yer alan "14 Asır Sonra Gadir Olayı" başlıklı makalesinden alıntı yapılarak hazırlanmıştır.


[2]-Bu görüntülerden bazılarını kitabın sonunda getireceğiz.

[3]-es-Siretu'n-Nebeviyye, İbn-i Kesir, c.4, s.424.

[4]-el-Müstedrek ala's-Sahiheyn, c.3, s.118, h.4576.

[5]-Savaiku'l-Muhrika, s.43, bu kaynakta "Resulullah bir konuşma yaptı" cümlesi de zikredilmiştir.

[6]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.510.

[7]-Elinizdeki kitabın diğer ciltlerinde Kumeyt b. Zeyd el-Esedî hakkında daha sonra bilgi verilecektir.

[8]-Lisanu'l-Arab, c.12, s.191.

[9]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389; Mucem-u Maalimi'l-Hicaz, c.3, s.157.

[10]-es-Siretu'n-Nebeviyye, İbn-i Kesir, c.4, s.422.

[11]-el-Müracaat, s.309.

[12]-Sıfat-u Cezireti'l-Arab, s.259.

[13]-şiir-u Hemdan ve Ahbaruha, Hasan İsa Ebu Yasin, s.372.

[14]-el-Müracaat, s.311.

[15]-Hasais-u Emirilmüminin, Nesaî, s.42 h.8.

[16]-es-Siretu'n-Nebeviyye, İbn-i Kesir, c.4, s.423.

[17]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.510.

[18]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.492.

[19]-Mucem-u Maalimi'l-Hicaz, c.3, s.159.

[20]-Mucem-u Maalimi'l-Hicaz, c.6, s.223.

[21]-el-Gadir, c.1, s.36; Keşfu'l-Gumme, c.1, s.48; et- Tahsin, İbn-i Tavus, s.578, h29.

[22]-Bkz: Lisanu'l-Arab, c.5, s.9; Tacu'l-Arus, c.7, s.295.

[23]-Tacu'l-Arus, c.7, s.295.

[24]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[25]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.368.

[26]-Lisanu'l-Arab, c.12, s.191.

[27]-en-Nihaye, c.2, s.81.

[28]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[29]-Lisanu'l-Arab, c.12, s.191.

[30]-el-Kamusu'l-Muhit, c.4, s.109.

[31]-er-Ravzu'l-Mîtar, s.156.

[32]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.368.

[33]-Mucem-u Mestacem, c.3, s.954.

[34]-Vefau'l-Vefa, c.4, s.1200.

[35]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[36]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.368.

[37]-Mucemu'l-Buldan, c.4, s.188.

[38]-el-Kamusu'l-Muhit, c.4, s.109.

[39]-Nasr b. Abdurrahman el-İskenderî, hicrî 561'de vefat etmiştir. el-Emkine ve'l-Miyah ve'l-Cibal ve'l-Âsar adında bir kitabı vardır.

Arram b. Asbag es-Silmî ise hicrî 275'te vefat etmiştir. Tuhame Dağları ve sakinleri ile oranın doğal ve çoğrafi yapısı hakkında bir kitabı vardır. (el-Âlam, Ziriklî, c.8, s.24 ve c.4, s.223)

[40]-Tacu'l-Arus, c.16, s.226.

[41]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[42]-en-Nihaye, c.2, s.81; Lisanu'l-Arab, c.12, s.191.

[43]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.368; er-Ravzu'l-Mîtar, s.156.

[44]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[45]-Savaiku'l-Muhrika, s.43.

[46]-el-Müstedrek ala's-Sahiheyn, c.3, s.118, h.4576.

[47]-Müsned-i İbn-i Hanbel, c.7, s.86, h.19344.

[48]-Müsned-i İbn-i Hanbel, c.6, s.401, h.18506.

[49]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.368.

[50]-Sumam: Genellikle yabancıların veya diğer canlıların girişini engellemek için çadırların etrafına serpilen dikenli bir bitkidir.

[51]-Erak: Köklerinden misvak yapılan dikenli bir bitkidir. İlaç olarak da kullanılan bu bitkinin yaprakları develer için iyi bir besin kaynağıdır.

[52]-Uşer: Kaktüs familyasından sıcak iklimlerde yetişen bir bitkidir. Kauçuklu bitkilerden de sayılır.

[53]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[54]-Mucem-u Mestacem, c.2, s.368.

[55]-Mucemu'l-Buldan c.2, s.389.

[56]-ed-Durus, s.156.

[57]-Cevahiu'l-Kelam, c.20 s.75.

[58]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[59]-Mucemu'l-Buldan, c.2, s.389.

[60]-el-Fusulu'l-Muhimme, s.39.

[61]-el-Menakıb, İbn-i Magazilî, s.25, h.37.

[62]-Hasais-u Emirilmüminin, Nesaî, s.177, h.96, "…Gadir-i Hum'a vardığında insanlar durdu; öndekiler geri döndü ve geridekiler onlara vardı" şeklinde yer almıştır.

[63]-Tarih-i Dımeşk, c.42, s.216; el-Müstedrek ala's-Sahiheyn, c.3, s.118, h.4577.

[64]-el-Gadir, c.1, s.46; Cevahiru'l-Akdeyn, s.237.

[65]-Keşfu'l-Gumme, c.1, s.48; el-Gadir, c.1, s.36.

[66]-el-Mucemu'l-Kebir, c.5, s.212, h.5128.

[67]-el-Gadir, c.1, s.46; Cevahiru'l-Akdeyn, s.237.

[68]-Usdu'l-Gabe, c.1, s.669, No: 1031.

[69]-Müsned-i İbn-i Hanbel, c.6, s.401, h.18506.

[70]-Müsned-i İbn-i Hanbel, c.7, s.86, h.19344.

[71]-el-Gadir, c.1, s.36. Ayrıca bkz: Keşfu'l-Gumme, c.1, s.48; el-Menakıb, İbn-i Magazilî, s.16, h.23.

[72]-Camiu'l-Ahbar, s.48; el-Gadir, c.1, s.10.

[73]-Bkz: İmam Ali Ansiklopedisi, c.1, Rehberliği Tebrik.

[74]-et-Taraif, s.121, h.184; Biharu'l-Envar, c.37, s.180, h.67.

[75]-Bkz: İmam Ali Ansiklopedisi, c.1, Hassan b. Sabit'in şiirleri.